Can Dündar'ın Sarı Zeybek isimli belgeseli bana göre birçok yönden eksik bir belgeseldir. İlk defa geçen sene belgeselle ilgili dersimize giren bir öğretmenimiz sayesinde izlemiştim.
Bu belgesel Atatürk'ün son 300 gününü ele alıyor ve tarihsel bir sırayla anlatıyor. Atatürk'ün son günlerine şahitlik eden insanların anıları, mektuplar, fotoğraflar ve birkaç kısa görüntü, belgeselin malzemesini oluşturuyor.
Gözüme çarpan eksikliklerden ilki, belgeselin tamamına yakınını ekranda kayan yazı -ki bunların çoğu mektuplardan ve hatıralardan alıntıdır- üzerine yapılan seslendirmeden oluşuyor. Birkaç fotoğraf, tarihi görüntü ve kamerayla Dolmabahçe Sarayı'nda çekilmiş kısa görüntülerden başka görsel malzeme yok. Bu bahsettiğim görüntüler de çok az yerde kullanılıyor. Demin bahsettiğim gibi belgeselin çoğunluğunu kayan yazı üzerine yapılan seslendirmeden oluşuyor. Yani belgeselin görsel yanı oldukça zayıf. Bunların yerine olaylar canlandırma yoluyla anlatılsaydı hem daha dikkat çekici olurdu, hem de izleyici metin ve seslendirmeyle boğulmamış olurdu. İkinci sorun, kayan yazı ve bu yazının üzerine yapılan seslendirmenin içerik olarak farklı olması. Ekranda bir anıya ya da mektuba ait bir yazı geçerken, Can Dündar farklı bir şey anlatıyor. Yani görüntü ile ses uyumsuz. İnsan zihni iki farklı işlemi aynı anda yerine getirmekte güçlük çeker. Örneğin, müzik dinlerken ders çalışırsanız, bir yerden sonra ya müziğe ya da derse olan dikkatinizi kaybederseniz. Bu da sizi yorar. Aynı durum burada da geçerli. Yani ekranda gösterilen yazıyı mı okuyayım, yoksa Can Dündar'ı mı dinleyeyim?... Gözüme çarpan son eksiklik ise, belgeselde yer alan mektupların ya da diğer belgelerin görüntüsüne hiç yeril verilmemesidir. Bu hem görsel bir eksiklik, hem de "inandırıcılık" adına önemli bir eksikliktir. Tabi ele aldığı konudan dolayı ilgi çekici bir belgeseldir. Müziklerin iyi olduğunu belirtmeden geçmek istemem.
Mustafa isimli son çalışmasını izlemedim. Birkaç gün içinde sinemada izlemeyi düşünüyorum. Umarım Sarı Zeybek'te ki gibi hatalarla karşılaşmam. Filmin tanıtım görüntüsü umut verici görünüyor... Bunların dışında Can Dündar'ın NTV'de ki "Neden?" programını başarılı buluyorum ve de takip ediyorum. Ülke gündemine dair meselelerin farklı görüşten insanların katılımıyla tartışılması, en azından daha gerçekçi düşünmenize yardımcı oluyor.
Türkiye'de yayınlanan gazetelerin temel yayın yöntemleri bellidir. Bir gazete, anlaşmalı olduğu belli haber ajanslarından (Anadolu Ajansı, Cihan Haber Ajansı, İhlas Haber Ajansı gibi) haberleri alır ve yayınlarlar. Buradaki temel fark haberin başlığı ve habere eklenen yorumlardır. Tabi gazeteler istediği haberleri seçer ve yayınlarlar. Gazelerde bunların dışında köşe yazıları, makaleler, kültür-sanat ve ekonomi gibi çeşitli bölümler bulunur. Yani haber seçimi, haberin başlığı, haber içindeki yorumlar ve köşe yazıları bir gazetenin görüşünü belirleyen önemli unsurlardır.
Tarafsız bir gazete olur mu, ben inanmıyorum. Bence önemli olan, bir gazetenin doğru olması, muhalif görüşlere ve farklı haberlere ne kadar yer veriyor olduğudur. Türkiye'de "Zaman" bunu başarıyor. Zaman'ın iktidara ve Fethullah Gülen'e olan yakınlığını kabul ediyorum. Ama farklı köşe yazaralarına ve muhalifi olduğu haberlere de yer vermesi, gerektiğinde hatasını kabul edip özür dilemesini bilmesi gibi sebeplerden dolayı -mevcut basına göre- benim için okunabilir bir gazete oluyor. Ali Bulaç'ın Metallica konserine gidenler için yazdığı aşağılayıcı yazısından sonra gazetenin genel yayın yönetmeninin kendisini sorgulayıp, özür dilemesi, ardındanda Metallica konseri organizatörü Cengizhan Yeldan'ın Ali Bulaç'ın yazısına karşılık yazdığı bir yazıyı gazetede yayınlaması bunun güzel bir örneğidir. Aynı şekilde gazetenin internet sitesine girip arşivinde arama yaparsanız, AKP aleyhine yazılmış makaleler bulabilirsiniz. 301'den yargılandığı sırada basında linç edilen Elif Şafak gibi bir yazara da köşe vermesi gazetenin farklılığını bir kez daha ortaya koyuyor. Ayrıca gazetenin yaptığı reklamlarla da toplumun geneline hitap ediyor. Cumhuriyet ise haber yönünden doyurucudur. Fakat yaptığı reklamlarla gözümde değerini yitirmiştir. Zaman'da Ali Bulaç'ın yazısını yayımlamak gibi benzer hatalar yapmıştır. Ama en azından özür dilemiştir. Tabi ki özür dilemek yerine o hataya düşmeseydi daha iyi olurdu. Ama mevcut basında bu gibi incelikler beni tercih yapmak konusunda düşündürmüştür.
Evet o havayı dışarı verme sistemi gerçekten bir artı. O zaman bir IceQ 4 birde 600W'lık güç kaynağı alıyorum. Uzmanlar dolar birkaç gün içinde düşecek diyorlar. Düşünce alıyorum hemen Sonra ver elini oyunlar.
Peki IceQ 4 mü yoksa Toxic mi almak daha mantıklı? HD 4850 testlerine baktım. Soğutma olayında IceQ 4 birinci çıkıyor. Karta aşırı yüklenme olduğunda bile sıcaklık seviyesi %70. Sadece diğer kartlar ufak farklarla performans olarak IceQ 4'den ileri seviyedeler. Birde testte yazılanlara göre kart overclock yapmaya pek elverişli değilmiş. Zaten overclockla uğraşmayacağım için çokta önemli değil. Ama Toxic hakkında pek fikrim yok.
Kart ile güç kaynağını beraber alacağım. Fsp Bluestorm'un 500 W'lık modeli konusunda yazılanları okudum. Gerçekte 450 W'lık bir güç kaynağı olduğu yazılıyor. Ayrıca fiyatına göre pahalı olduğu da söyleniyor. 145 YTL civarı bir para ona vermek yerine Hızlı Al'da Cooler Master'ın RP 600 W modeli 158 YTL'ye almak daha mantıklı görünüyor. Diğer yerlerde genelde 200 YTL civarında.
Bende aynı ürünü almayı düşünüyorum. Aklıma takılan bir konu bu. İki gündür forumları araştırdım biraz. Sanırım ekran kartının paketinde yazanlara göre en aşağı 450 W'lık bir güç kaynağı istiyor. Ama kartı kullanan kişiler bilgisayarda çok sayıda güç çeken donanım yoksa adam akıllı bir 500 W'lık güç kaynağının yeterli olduğunu söylüyorlar. En çok ısınmanın ise 3D tasarım programlarında olduğunu söylüyorlar. Google'da HD 4850 ile ilgili bir arama yaparsan kullanıcı yorumlarına ulaşabilirsin.
İki başarılı oyunun (Starcraft, Diablo) yıllar sonra devam oyununu, başka elemanlarla yapmaya kalkışan Blizzard'dan başka bir oyun firması olsaydı bu kadar güvenmezdim. Ama bahsettiğimiz firmanın çıkardığı oyunlara baktığımızda çok başarılı olduğunu görüyoruz. O yüzden pek endişelenmiyorum. Diablo 3'ün yayınlanan görüntülerdeki renklerini pek beğenmedim. Bu düşüncemde ilk oyunun bende bıraktığı etki büyüktür. Birde sağlık iksiri olayı yerine sağlık küresi fikrini sevmedim. Kayıt sisteminide ilk oyundaki gibi yaparlarsa kendi adıma memnun kalacağım. En azından öldüğümüz zaman en son kayıt ettiğimiz yerden devam ederiz. Jay Wilson'un dediklerine göre öldüğümüz zaman büyük "cezalar" almayacakmışız. Ama gene de dikkatli ilerleme gereği duyacakmışız. Ayrıca oyunun her türlü oyuncuya hitap edeceğini söylüyor. Yani rol yapan birinin de, aksiyonu seven birinin de Diablo 3'ü seveceğini söylüyor. Son açıklanan yeniliklerden de memnunum. Her ne kadar eski oyuna RYO özelliklerini katan çok az özellikten biri de olsa seviye atladıkça dört yeteneği puanlama sistemini gereksiz buluyordum. Çünkü oyunun yapısı pek RYO'ya müsait değildi. Zaten oyunun türü de RYO mudur, değil midir, yıllarca tartışılmıştır... Kral Leoric'i de videoda görünce duygulandım Sözün özü Diablo 3'ü umutla bekliyorum.
Daha önce değinilmiş ama başlık genel olmuş. "Türkiye'de ki Müzisyenler, Müzik Grupları ve Şarkıcılar" şeklinde bir başlık olsa daha uygun olur. Neticede Pentagram gibi metal müzik yapan bir grubu Türk Müziği alanına sokmak garip gözükür. Başlığı görünce aklıma Tanburi Cemil Bey, Niyazi Sayın gibi "Türk Müziği" ile ilgilenenler geliyor.