Yirmibeş yıldır duyuyoruz: ‘Operasyonlar aralıksız devam ediyor’ ve hepsi de başarılı. Bu söz bana artık ‘ameliyat (operasyon) fevkalade başarılı, ama hasta sizlere ömür’ü hatırlatıyor.
Operasyon hasta sağlığına kavuşsun diye yapılır; operasyonlara devam ediliyorsa demek ki, bir önceki teşhislerin hepsi yanlıştı; son teşhisin de doğru olduğunun garantisi de yok. Veya ‘operasyon başarılı’ diyenler bize hep yalan söylüyorlardı.
Tabiî bir ihtimal daha var: Aslında ‘hasta’ hasta değil, dolayısıyla operasyona ihtiyacı yok, ama bu işten nemalanan birileri operasyon yapıyorlar/yaptılar ki, ‘hasta’ gerçekten hastalanıp operasyona muhtaç olsun.
‘Hayata dönüş’ de operasyonlardan birinin adı. Devlet, kendi hapishanelerindeki otuz insanı en vahşî metotlarla katlediyor. Katl varsa, katil de vardır; ama dava zaman aşımından düşüyor ve katiller cezadan kurtarılıyor.
Operasyon tarihi
Operasyon, aynı zamanda harekát da demek: Kıbrıs’a ‘Barış Harekátı’ yapılıyor; Rumlar tabiî ki masum değil; ama harekáttan sonra barış gelmesin diye de her şey yapılıyor.
İşin vahim yanı, bunları söyleyip yazanları, savcıların keyfince yargı önüne çıkartmak, o vesileyle ‘vatan haini’ ilan edip, sonra da linç veya katlettirtmek şeklinde bir mekanizma işliyor. Bizim yüzde 47’lik hükümet ise bunlara karşı hiçbir şey yapmamak bir yana, Hrant Dink’in neredeyse devlet gözetiminde katledilmesinde ve sonrasında suç ortağı gibi çalışıyor. Şemdinli savcısını harcıyor; 27 Nisancıları yargılatmıyor; kaba kuvvet önünde boyun eğiyor, kaba kuvveti teşvik de etmiş oluyor: Maganda kurşunuyla ölen, yaralanan, sakat kalanlar; emniyet şeridinde insan ezip serbest bırakılan zengin/nüfuzlu aile çocuğu caniler.
İktidar boyun eğiyor
Bu katiller ve onların iktidar/dokunulmazlık sembolü dört çekerli cipleriyle insan öldürmesi, havamızı kirletip yollarımızı işgal ve viran etmesi yerine, sigara içenlerle uğraşmak, histerik bir sadizmin ötesinde, içki düşmanlığıyla taçlanan en ilkelinden bir vandalizmin de göstergesi.
Bunlar bir günde olmadı; tersanelerdeki ölümler, taşeronlaşma, kayıt dışılık, sendikasızlaştırma, milyonlarca işsiz, on binlerce tinerci çocuk AKP iktidarının ürünü değil. Tam tersine AKP’nin iktidarı bunların ürünü. Esas müsebbip ise 12 Eylül ve onun getirdiği rejim.
Bu rejim, siyaseti yasaklıyor. Güya, iktidarlar seçimle geliyor; ki, bu yalan; en aymazlarımız dahi her halde şimdi artık anlıyorlardır. Siyaset üretmek Meclis’in haddi değil; hükümetler ise sadece işgüder. Önceki YÖK Başkanı, hani anayasa hukukçusu olan, diyordu ki, ‘Üniversiteler devlet politikasının konusu, hükümetlere bırakılamaz’. Bazılarının demokrasi şampiyonu olarak gördüğü Turgut Özal da bu rejimin en mükemmel temsilcisiydi, daha önce farklı partilerce temsil edilmiş dört eğilimi tek partide birleştirdim diye iki elini kafasının üzerinde sımsıkı sıkarken: 12 Eylül’ün kapattığı partilerin tümü zaten fuzuliydiler, dolayısıyla yok edilmeleri de meşrû ve yerindedir.
Yargıdan sual etmek
12 Eylül, anarşiyi ve irticayı önleyeceğim diye geldi. İlk yaptığı şey ise, sendikaları filen kapatmak, grevleri yasaklamak, kıdem tazminatlarını kısıtlamak vb... oldu. Hatta bir ara Kenan Evren, kafayı şef garsonların gelirine takmıştı, askerlerinkinden yüksek olduğu iddiasıyla.
12 Eylül aslında Amerikan güdümlü bir işgal yönetimiydi, toplumdaki karşıtlıkları emek-sermaye ekseninden -dinsel, etnik, yöresel vb...- kimlikler arası plana çekmeyi hedefleyen.
Bu yolda kullanılacak en elverişli aleti de bulmuşlardı: Cuntacılar Kürtçeyi yasakladılar, Diyarbakır zindanlarındaki vahşetleriyle insanları dağdan başka hiçbir yere çıkamaz hale getirip, bugüne kadar 50 bin insanımız bir yana, ülkemizin bugününü kapkaranlık, geleceğini de iyice loş hale getiren bir devlet savaşı başlattılar.
Elleri-kolları hukuk karşısında tümüyle serbest olsun diye de bunun adına da ‘terörle mücadele’ dediler. Çünkü terörist, Ortaçağ’da ruhuna şeytan girmiş kişi ne idiyse, işte tam tamına oydu: Belki melek gibi bile davranıyor olabilirdi, ama şeytanın dik álásı olduğundan yani şeytanlığını (teröristliğini) belli etmemek için. Bu durumda suç, fiil esasında tanımlanır olmaktan çıkıp kişi esasında tespit edilir hále getirilmiş oluyordu.
Ne kadar iftihar etsek az!
Üstelik şeytana şeytanca davranmak, mubahın da ötesinde vacip, dolayısıyla meşrû da kılınmış oluyordu: Terörle mücadeleci emekli subaylarımızın iftiharla itiraf ettikleri gibi, yargıç veya savcı, kim ki terörle mücadelenin önemini anlamıyordu, evinin yakınına iki bomba attırıp teröristler yaptı derdin, yola gelirlerdi ve benim vergim bir yana benim kardeşlerimin kanından beslenen bu vampirler ‘yüce’ Türk yargısı tarafından yargılanmazlardı bile.
Onların yaptıkları da aslında birer ‘muhteşem operasyon’du, tabiî kendi çaplarında. Ama ‘muhteşem operasyon’ların en muhteşemi, tabiî ki ‘6-7 Eylül’dü.
Yine yüksek rütbeli bir ‘özel harp’çimizin (Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu) değerlendirmesine göre: Selanik’te Atatürk’ün doğduğu iddia edilen eve bir Türk ajanına bomba attırılmış, sonra da bu işi Yunanlılar yaptı deyip halk galeyana getirilerek İstanbul ve İzmir’de 6 bin civarında gayri-müslim ev ve işyeri, yüze yakın kilise, bu arada Rum-Ermeni mezarlıkları yakılıp yıkılıp yağma, bir Rum papazı sünnet, yüzlerce kadın ve kıza tecavüz, yirmi kadar insan da katl edilmiş, bu arada suç da komünistlerin üzerine yıkılmış, Aziz Nesin’inden Kemal Tahir’ine solcu bilinen onlarca kişi de içeri atılmıştı.
Halk neden galeyana gelir?
Bombayı atan pek şerefli Türk genci, ileriki yıllarda devletin Nevşehir valisi olarak yine müftehirane itiraflarda bulunacaktı. Ama olsun, Dağlıca’da kurban edilen 12 kardeşimizin baş sorumlusu yine de ‘eli kanlı bölücü terör örgütü PKK’ idi. DTP de, terör çizgisinde, dolayısıyla 30 Ağustos resepsiyonuna davet edilmemeli idi: Hálá yargı darbesi gibi laf edenlerin aklına şaşarım; zira, darbe işte o gün yapılmıştı bile.
Bürokrasinin silahlı kesimi, güya karşısında savaştığı bölücülüğün dik álasını yapmanın ötesinde, TBMM’nin manevî kişiliğini tanımadığını açıkça ilan etmiş, bu resepsiyona katılan bütün milletvekilleri de bu darbeye meşrûluk belgesi çıkartmışlardı.
Temsilin değerlisi değersizi
Ancak, beterin de beteri vardı: ‘Yüzde 47 oy aldım, beni kapatmanız, bu anti-demokratik bir uygulamadır’ demeye getiren Başbakan da, kendisinin aldıklarından hiç de daha az değerli olmayan oylarla, hem de bütün devlet hile ve tuzaklarına rağmen parlamentoya gelmiş kardeşlerinin elini sıkmıyordu; dahası kendi Diyarbakır gezisine o aynı insanları davet etmekten de utanmayarak. Tabiî bu arada, ‘edep’in, insanların ideoloji, siyasal yönelim ve eylemlerinden tümüyle bağımsız bir haslet olduğunu gösterme fırsat ve tekelini de kendi elleriyle Devlet Bahçeli’ye teslim etmiş oluyordu.
Başbakanın şahsında AKP, 12 Eylül rejiminin kendi kendisini yeniden üretmesinde temel dayanak noktası oluyor. Çünkü 12 Eylül’ün getirdiği anti demokratik seçim ve siyasal partiler yasasının nimetlerinden sonuna kadar yararlanıyor. Böyle bir yasal çerçeve içinde iktidara gelmekten gocunmuyor.
Mir Dengir Mehmet Fırat’a da o yüzden sahip çıkmıyor. Zira gocunmak, kendisini yaralı hissetmenin vazgeçilmez ön koşulu ve neredeyse yarısı.
İster devrim deyin ister ihtilal...
Kendini yaralı hissetmek ise travmaya uğramanın Türkçesi. İnsan ne zaman kendini yaralanmış hisseder? Aldatıldığı (kendisini aldatılmış hissettiği) zaman. Osmanlı’nın, Millî Mücadele’yi örgütleyen seçkinleri de genelde halkı, özellikle de Kürtleri aldatmış oluyorlar. Millî Mücadele diye yaptıkları, Türk Kurtuluş Savaşı oluyor. Adam Kürt, yine de Kürtlüğünün peşinde değil, Müslümanlık kendisine yetiyor; ama ‘illaki Türk olacaksın, en azından Türküm diyeceksin, mutluluğun şartı bu; yoksa seni mutsuz ederim’ deniyor.
Adına ister devrim deyin, ister inkılap; ister ihtilal deyin ister reformlar, bütün bu tasarruflar, sadece Kürdü değil, Türkü, Lazı, Çerkesi vb... hepimizi de, sadece ne olduğumuzu değil, neyi sevip, neyi sevmeyeceğimizi, nasıl giyinip nasıl giyinmeyeceğimizi, hangi kelimeleri kullanıp hangilerini kullanmayacağımızı, hatta insanlara nasıl hitap edip nasıl hitap etmeyeceğimizi (Ahmet Bey mi, Bay Ahmet mi) başkalarından öğrenmeye muhtaç ast-insanlar durumuna getiriyor; tabiî Atatürk’ü de baş öğretmen.
Ve bu durum, beni yaralıyor; yani, travmatize ediyor.
Ramazan'ın Bayramı yok. Şevval ayının ilk üç günü olan, Ramazan'dan sonraki ay, bayrama İyd-i Fıtr denir. İnsanın bir fıtrat üzerine yaratılmasının bayramıdır. Ramazan ayı ile ilgisi yoktur. Kurban Bayramı'nın asıl ismiyse İyd-i Adha'dır.
'Bunları buraya yazdın da noldu?' diyenler olabilir. Fakat Allah'ın istediği şekilde Hazreti İnsan olmak inceliklerde gizliymiş.
Bizden zaten insan olacağı yok, karınca Hacc hesabı olsun yeter.
Ben Lord Kharon'un kardeşiyim. Bayramla ilgili yazıyı görünce, doğru bildiğimi yazayım dedim.
Şimdilerde çıkarları, özlemleri, zevkleri, tüketim alışkanlıkları ortak bir küresel oligarşi oluşmuş durumda. Dünya tüm ülkelerin dolar milyarderlerinin ve milyonerlerinin dünyası haline geldi. Buna bir tür zenginler enternasyonali de diyebilirsiniz. Dalga dalga dünyanın her yerindeki elitler ve orta sınıflar tarafından taklit edilen bir küresel azınlık... Şimdilik bu küresel oligarşinin çıkarı herkesin çıkarı olarak sunulmak isteniyor. Bir insanın değerinin sahibolduğu tüketim malları miktarıyla, sadece maddi zenginlikle ölçüldüğü bir insanlık toplumu mümkün ve sürdürülebilir değildir. Bir insanın sahibolduğu şeylerin miktarı arttıkça refahının, mutluluğunun da arttığına dair düşünce saçmadır. Daha çok şeye sahibolmak mutluluğun garantisi değildir ama tersini iddia etmek mümkündür. Kapitalizmle birlikte her türlü değer ölçüsü de yok oldu, insanî değerler aşındı. İnsanlar durup düşünmeye vakit bulamadan mahşeri bir yarışa zorlanıyorlar. İnsanlığın ve doğanın durumu burjuva akıl hocalarının resmetmek için zorlandıklarından çok farklı ve kritik eşiğe doğru koşar adım yaklaşıyor. O zaman bu kör gidişi vakitlice durdurup tersine çevirmek gerekiyor. Velhasıl yeni bir paradigmaya ihtiyaç var...
Uğramıyordum ne zamandır buralara. Uğramışken Fikret Başkaya'nın en son gönderdiği yazısını da ekleyeyim dedim;
Zenginlerin Dünyası: “Bütün ülkelerin Kapitalistleri Birleşti...”
Zenginlerin medyasından ekseri kötü haberler yayılıyor: Açlık, yoksulluk, sefalet, şiddet, savaş, cinayet, katliam, kasırga, sel, kazalar, yok olup giden canlı türleri, kötüleşen doğal çevre, sayısız skandallar... Bu arada iyi şeyler de oluyor elbette... Ünlü tefecilik kurumu Merrill Lynch’in 2008 raporuna göre dünyanın en zenginlerinin sayısı 2007 sonunda 10 milyonu aşmış. Artık dünyada 10 milyondan fazla dolar milyoneri var... Bu en zenginlerin toplam serveti de 1986’da 7200 milyar dolardan 1997’de 17.400 dolara, 2007’de de 40.700 milyar dolara yekselmiş. Ne büyük başarı... Bu arada ortalama servetlerinin değeri de ilk defa 4 milyon doların üstüne çıkmış... Sadece en zenginlerin sayısı artmıyor zenginlikleri de artıyor... Velhasıl küreselleşme kazandırıyor... Türkiye ‘yükselen piyasa’ olarak bu sürecin dışında değil. Muasır medeniyet seviyesine doğru her zamankinden daha hızlı koşan Türkiye’de milyonerlerin ve milyarderlerin sayısı daha hızla artıyor. Aynı tefecilik kurumunun verdiği rakamlara göre: “Türkiye’de toplam varlığı 1 milyon doların üstünde bulunan yüksek ve ultra yüksek varlıklı kişi sayısı 2006’da 42 bin iken, 2007 yılında bu rakamın 8 bin kişi artarak 50 bini aştığı belirtildi.” Türkiye milyoner sayısını artırmakla da kalmıyor % 17,5’lik oranla dünya ortalamasından 3 kat daha hızlı artırıyor... Bir yılda milyoner sayısını 8 bin kişi artıran, üstelik dünya ortalamasından da daha yüksek artıran AKP hükümetinin medya, akademi taifesi, herşeyi bilen köşe yazarları [bal tutan parmağını yalarmış] ve bir kısım siyaset erbabı tarafından takdir edilmesini anlamamak mümkün mü? Elbette mutlak rakamların nüanse edilmesi gerekir. Dünyanın en zengin 10 milyonu dünya nüfusunun sadece binde on beşini [ % 0.15] oluşturuyor...
Gözden kaçmaması gereken bir şey var: Zenginlerin sayısı artarken yoksulların sayısı da artmak zorunda, nitekim artıyor. Bilindiği gibi kavram ikiliği veya kavram çifti diye bir şey vardır. Kavramlardan birinin varlığı diğeriyle mümkündür. Biri olmadan diğeri de olmaz. Zenginlik ve yoksulluk gibi. Zenginliği ortadan kaldırmadan yoksulluğu ortadan kaldıramazsınız. Hem kavram çifti veya ikiliği geçerlidir hem de bu ikiliden biri makbul ve muteber sayılır. Başka türlü ifade edersek, ikisi arasında bir hiyerarşi vardır. Zenginlik muteber olandır ve yoksulların da karşıtı/çifti gibi olması gerektiği imâ edilir. Gelişmiş ülkeler/azgelişmiş ülkeler, kalkınmış ülkeler/kalkınmamış ülkeler, zengin ülkeler/fakir ülkeler, vb. bu kavram çiftinde makbul olan gelişmiş olandır, kalkınmış olandır. Azgelişmişin ve kalkınmamışın da gelişmiş ve kalkınmış gibi olması gerektiğini imâ eder. Kapitalizmin geçerli olduğu bir dünyada zengin ve zenginlik üretmenin yegane yolu yoksul, yoksulluk ve sefalet üretmekten geçer. Sadece bu kadar da değil, aynı zamanda doğal çevre tahribatından da geçer... Başka türlüsü asla mümkün değildir. Bu yüzden ekonomik büyümeyle, kalkınmayla işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin üstesinden gelineceği ‘düşüncesi, inancı ve beklentisi’ abesle iştigalden başka bir şey değildir. Zira kapitalizm koşullarında söz konusu olan sermayenin genişletilmiş ölçekte büyümesidir. Gerçek durum böyledir ama burjuva ideolojisi özellikle de onun başlıca bileşeni olan ve üniversitelerde ‘saf’ bilim diye okutulan ‘iktisat‘ [economics] öyle bir inancı yaymakla meşguldür... Ekonomik büyümenin işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracağına dair genel geçer kabul, hem yaşanan pratik süreç, hem de rakamlar tarafından yalanlanmış durumdadır. Ekonomik büyüme rekorları kıran Çin’e bak anlarsın... Eğer durum öyleyse neden hâlâ ekonomik büyüme çözüm olarak sunulabiliyor? Bu sorunun cevabını ideolojiler dünyasında, ideolojik kölelik de bulabilirsiniz...
Kapitalist üretim aynı anda zenginlik ve yoksulluk üretmeden varolamaz Kapitalist üretim tarzı kendinden önceki üretim tarzlarından farklı olarak, bir kutupta zenginlik üretebilmek için karşı kutupta yoksulluk ve sefalet üretmeye mahkûmdur... Zira bir tür sömürü metabolizması olarak işler.Kaçınılmaz olarak kutuplaştırıcıdır. İnsanları işçileştirmek veya aynı anlama gelmek üzere proleterleştirmek zorundadır. İşçileştirmek/proleterleştirmek demek, insanı hem üretmek hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakmak, ‘mülksüzleştirmek’ ve sermaye sahibine [kapitaliste] bağımlı hale getirmek demektir. Zaten Latince [proletarius]kökenden gelen proleter, hiçbir şeyi olmayan, yaşamak için gerekli olandan mahrum olan ‘çıplak’-çulsuz- korunmasız, çaresiz insan anlamındadır. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sermayeyi büyütürken, proletaryayı da büyütür. Bu o kadar açıktır ki, çevrenize on yıl geriye doğru bakmanız yeter. Her geçen gün emeğini satarak yaşamaya mecbur olanların sayısı artar. Kapitalist gelişmenin her ileri aşaması sadece proleterlerin sayısını artırmakla kalmaz, sistemin mantığının bir gereği olarak, mutlak ve göreli yoksulluğu da artırır. Zira, birincisi, proleterin emeğini satabilmesi, bir iş bulabilmesi her zaman kesin değildir; ikincisi aldığı ücretle kendisinin ve aile fertlerinin karnını doyurması de kesin değildir. Bu da işsizliğin, açlığın ve sefaletin her zaman potansiyel olarak varolması demektir... Kapitalist üretim doğa tahribatını da derinleştirerek yol alabilir. Demek ki, kapitalist üretim toplumsal kötülükleri büyütmeden ve ekolojik yıkımı derinleştirmeden varolamıyor. Dünyadaki açlıkla mücadele ettiğini söyleyen Dünya Bankası’nın açıkladığı son rakamlar söylediklerimizi bir kere daha doğrular nitelikte. Bankanın 9 Eylül 2008 tarihli raporunda 2005 de üç milyar 140 milyon insanın günde iki buçuk [2.5] dolardan az gelirle ‘yaşadığı’, bu nüfusun % 44’ünün de günde 1,25 doların altında gelire sahibolduğu belirtiliyor. %85’i beş yaşın altında çocuk olmak üzere her gün 30 binden fazla insan, açlıktan, yetersiz beslenmeden, sıradan bulaşıcı hastalıklardan, vb. ölüyor. Dünya Tarım Örgütü de 820 milyon insanın yetersiz beslendiğini açıkladı... 1.1 milyar insanın içme suyu sorunu var veya içtiği su sağlığa uygun değil. 2.4 milyar insan da ‘yeterli’ sağlık bakımından yoksun...
İnsanlar neden açlıktan ölüyor? Yeryüzünün toprağı artık insanların doyuramaz durumda olduğu için mi – ki, bu çılgın süreç vakitlice durdurulamazsa yakın bir tarihte doyurması mümkün olmayacak- yoksa çokuluslu şirketler, özellikle de çokuluslu tarımsal şirketler daha çok kâr ettiği için ve kâr etsin diye mi? Çokuluslu bir tarım tekeli olan Cargill 2008’in ilk çeyreğinde kârının geçen yılın aynı dönemine göre % 86 arttığını açıkladı. Dünya gıda fiyatları neden Haziran 2007- Haziran 2008’ arasında % 22 arttı? Topraklar insanları doyurmak yerine otomobillere yakıt ürettiği için ve spekülatörler daha çok kâr etsin diye... Kapitalizm bir tarafta açlık, yoksulluk, sefalet ve doğal çevre tahribatına neden olurken, bir tarafta da açlıkla, yoksullukla mücadele edildiği, şu kadar yılda yoksulluğun şu düzeye indirileceği söylendi, söylenmeye devam ediliyor. Açlıktan, yoksulluktan ve sefaletten bizzat sorumlu olanların, sorunu yaratanların onu gerçekten çözmek gibi bir niyetleri olduğuna inanılıyor mu? Kalkınmacılık sahneye çıktığı günden beri ‘açlara yardım’ ‘kalkınma yardımı’, vb. yeryüzünün efendilerinin dilinden hiç düşmedi. Yardım dedikleri ne menem bir şeydi peki? Aslında yardım, dekolonizasyon sonrası “bağımsızlıklarını” kazandığı söylenen Üçüncü Dünya ülkelerini emperyalist dünya sistemi içinde tutmanın bir aracıydı. Emperyalizmden muhtemel bir ‘kopuşu’ önleme amacı taşıyordu... ‘emme basma tulumbayı harekete geçiren su idi...’ Yardımlar Üçüncü Dünya’nın kendi halklarına ihanet içinde olan yöneticilerini soysuzlaştırmak amacı başta olmak üzere, söz konusu ülkeleri kapitalist sömürüye daha fazla açıp, bağımlılığı pekiştirecek ‘alt-yapı yatırımlarına’ ve emekçi çoğunluğu ‘hizaya getirecek’ silahlanmaya yönelikti ve amaç hasıl oldu. Aslında yardım, yardım yapıldığı söylenenlere için değil, yardımı yapanlar içindi, tam bir ikiyüzlülüktü... ve kaldığı yerden devam ediyor... Eğer bir sorunu gerçekten çözmek gibi bir niyetiniz varsa, işe önce sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sorarak başlamanız gerekir. Temel soru da herhalde şu olabilir: Neden bazıları zengin diğerleri yoksul? Bir kere bu soru sorulunca, sorunun kaynağına inmek olanaklı hâle gelir. Fakat soruyu soranın iki koşulu yerine getirmesi gerekir: 1. Kendinden beklenen ‘bilimse/entelektüel yeterliğe sahip olmak, gerekli yüksekliğe çıkabilmek; 2. Etik tutarlılığa sahip olmak... bilimsel namus ve entelektüel dürüstlüğün gereğini yapmak... gerçek bir entelektüel duruşu sergilemek... Kapitalizmi yok sayarak, açlıkla/yoksullukla/sefaletle mücadele mümkün müdür? Eğer bir sosyal sistem, mantığının ve işleyişinin doğal sonucu olarak toplumsal eşitsizlik yaratıyorsa, kutuplaştırıcılık sisteme içkin [mündemiç] bir temel eğilimse, o sistem içinde kalarak, bizzat sistemin eseri olan kötülüklerle mücadele edilebilir mi? Oysa herşey kapitalizmin tartışılmasını, anlaşılmasını engellemek üzere kurgulanıyor. Okültasyon [yok sayma] öylesine büyük ki, kapitalizm dememek için büyük bir çaba harcanıyor, piyasa ekonomisi, pazar ekonomisi, veya ekonomi deniyor. Üstelik piyasa dedikleri de sanki irade sahibi bir yaratıkmış, kişilikmiş, şahsiyetmiş gibi sunuluyor: piyasalar tedirgin, piyasalar tezkereyi satın aldı, piyasaların tepkisi sert oldu, piyasalar uçtu, piyasalarda panik, piyasalar sakin, piyasalar rahat bir nefes aldı, piyasalar nefesini tuttu... Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi değil midir? Elbette kapitalizm dememek için bunca çaba boşuna harcanmıyor. Eğer kapitalizm denirse, onun zorunlu olarak imâ ettiği şeyler akla gelecektir: sömürü, toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, emperyalizm, vb. Okültasyon amacıyla bir dizi özdeşlik de varsayılıyor: liberalizm kapitalizmle özdeş sayılıp kapitalizm yerine liberalizm veya liberal ekonomi deniyor, liberalizm de demokrasiyle özdeş sayıldığında ideolojik manipülasyon tamamlanmış oluyor. Oysa kapitalizm/liberalizm/demokrasi özdeşliği tam bir safsatadır ve seyirciyi oyalamak içindir...
Zenginleri nasıl bilirsiniz? Her ne kadar yoksulluk bir laboratuar faresi kadar çok ilgi konusu olmuşsa da [yüz binlerce kitap ve makale yazılmıştır], literatür bolluğu o kadar da amaca hizmet etmiş değildir zira yoksulluk ekseri zenginlikten ayrı ele alınıyor, aradaki belirleyicilik ilişkisi gözardı ediliyor. [Elbette bu az da olsa değerli eserlerin yazılmadığı anlamına gelmez]. Buna karşılık zenginliğe dair pek bir şey yazılmaz ve söylenmez. Bunun birkaç nedeni var: Birincisi, zenginlik konusunda yaratılan ‘tabu’ onu tartışılamaz hale getirmiştir. Zaten tabunun varlık nedeni de odur. İkincisi, zenginlikten söz etmek biraz ayıbı açığa vurmak gibi bir şeydir ve ayıbı açığa vurmak ayıbı büyütmektir. Eğer öyleyse ayıbı büyütmenin ne âlemi var! Üçüncüsü, zenginliğe dair gerçeği söylemesi gerekenlerle ilgilidir. Bu işi yapacak olanlar/yapması gerekenler çoğunlukla zenginlikten ve iktidardan beslenen eğitilmiş kesimler, diplomalılar, akademisyenler, ‘aydınlar’, sanatçılardır, vb. Sosyal artık üründen zenginlik ve güç sahipleri dolayımıyla pay alan bu kesimlerin kendilerini besleyenleri eleştirmesi pek kolay değildir. Tam tersini yaparlar, zenginleri ve iktidar sahiplerini meşrulaştırmayı yeğlerler. Ancak sömürü düzenine karşı mesafeli duran, açıkça ezilen ve sömürülen sınıflardan yana tavır alanlar böyle bir şeyi sorun edebilirler ve onu gerektiği gibi tartışmaya cüret edebilirler. Sadede gelirsek, zengin dendiğinde başlıca üç şeye gönderme yapılmış olur: servet, güç ve itibar [prestij]. Fakat bunlardan birincisinin önceliği vardır. Servet sahibi ekseri gücün ve prestijin de sahibi olduğu gibi, duruma göre güce sahip olan da servetin sahibi olabilir. Bir insan ne kadar akıllı, yetenekli, çalışkan, kararlı, sebatkâr, kurnaz, vb. olursa olsun sadece kendi fizik ve entelektüel kapasitesine dayanarak servet sahibi olamaz, zengin olamaz. Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olmak bir yana, teorik ve pratik olarak da mümkün değildir. Beşbin hektar verimli toprağa sahip birinin onu sadece kendi çabasıyla edindiğini söylemek abestir. Böyle bir şeyi kim iddia edebilir? Birincisi o kadar toprağa sahip olamaz, ikincisi tek başına o kadar toprağı işlemesi, ekip/biçmesi, değerlendirmesi mümkün değildir. Toprak ancak oraya tarım araçları [sermaye] ve tarım işçileri geldiğinde işlenebilir ve toprak sahibini ‘zengin edebilir’... Aynı şekilde 10 milyon dolar serveti olanın onu kendi çabasıyla kazanması mümkün değildir. Bir insan nasıl zengin olur? Zengin olmanın yegâne yolu başkasının emeğini sömürmek, başkasının emeğinin ürününe el koymak ya da el konmuş olandan pay almaktır... Esasen daha önce başka yerde yazdığım gibi, mülkiyet gasptır, ancak zorla şiddet kullanarak, hileyle mümkündür ve aynı araç ve yöntemlerle de korunabilir... Başkasının emeğini sömürmenin, başkasının emeğinin ürünü olana el koymanın yolu da üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaktan geçer. Bu vesileyle yaygın bir yanlış anlamanın bertaraf edilmesi gerekir. Mülkiyetten başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarının mülkiyeti kastediliyor. Makineler, binalar, araçlar, toprak, yeraltı zenginliği, vb. doğayı ve emeği kullanmaya imkân veren bir ilişki bütünlüğü söz konusu olmalıdır. Bir insanın yaşamı için kullandığı kap/kacak, hali kilim, her türlü kullanım aracı, elbise, bir çiftçinin bir çift öküzü, arabası, kendi gücüyle ektiği toprak parçası, bir küçük burjuvanın sahip olduğu otomobil, vb. mülkiyet kategorisine girmez. Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mülkiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.
Kapitalistler Enternasyonali Kapitalizm öncesinin büyük uygarlıkları, zenginliğin ancak başkaları aleyhine mümkün olduğunun farkında oldukları için, zengini ve zenginliği muteber saymazlardı. Büyük dinlerin ve kültürlerin faizi yasaklaması boşuna değildi. İsraf lânetlenmişti. Çok mal haramsız olmaz denirdi. İncil’de, bir devenin iğnenin deliğinden geçmesi, bir zenginin cennetin kapısından geçmesinden daha kolaydır deniyor. Hem paraya hem Tanrıya tapamazsınız... Benzer anlayış ve tespitler başka din ve kültürlerde de az-çok aynı kesinlikte ifade edilmiştir. Bu durum kapitalist üretim tarzının sahneye çıkışıyla değişti. Protestan Reformuyla faiz yasağının kalkması ve zenginliğin lânetlenmek şurada dursun yüceltilmesiyle sınırsız sömürü, yağma ve talanın velhasıl hertürlü ahlak dışılığın önü sonuna kadar açıldı. Bir tek kişinin 62 milyar dolar servete sahip olması tam bir skandaldır ve kabul edilebilir değildir. Zaten kapitalizmin ahlakı yoktur. Kendi ahlakı yoktur ama başkalarının ahlakını yok ettiği, dejenere ettiği kesindir. Bu yüzden kapitalizmin her ileri aşaması ahlaksızlığın da bir üst aşaması demektir. Eğer 500 zenginin [beş yüz büyük hırsız densin] ‘geliri’ 416 milyon yoksulun gelirine eşitse bu bir insanlık ayıbı değil midir? Ekonomiler % 2, % 3 büyürken nasıl olup da borsa oyuncularının % 30, % 130 kazandığını sorgulayan var mı? “Küreselleşme çağı” denilen 1980 sonrasında güç dengesinin tekrar ezilen ve sömürülen sınıfların aleyhine dönmesiyle, sınırsız sömürünün ve küstahlığın önündeki engeller birer birer ortadan kalktı ve dünya sermaye için tam bir dikensiz gül bahçesi haline geldi. Zenginlik ve yoksulluk uçurumu insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı. Asıl skandal bu durumun küresel oligarşinin akıl hocaları ve sözcüleri tarafından sunuluşunda: Tam bir pişkinlikle bu süreçten herkesin yarar sağlayacağını söylüyorlar [şimdilik]... ABD’de 1974 yılında ençok kazanan büyük şirket yöneticileri [şimdilerde moda olan bir tabirle CEO’su], otomotiv sektöründe çalışan ortalama işçiden 47 kat fazla kazınıyorlardı. 1999’da fark 2381’e çıktı. Bazılarının küreselleşme şarkılarını ağızlarından neden düşürmediği ortada değil mi? Sınıfsal güç dengesinin emekçilerden yana döndüğü 1945-1970 aralığında daha dengeli bir gelir dağılımı tablosu geçerliydi. Söz konusu dönemde CEO’ların kazancı ortalama işçinin kazancının 35 katıyken daha 2000 yılında 130 katına çıkmıştı... Bir şirketin CEO’su bir başkasına 400 milyon dolara transfer oluyor, bir diğeri üç yıllığına 135 milyon dolara bir şirketle üç yıllık sözleşme yapıyor... Şimdilerde süper zenginbir küresel oligarşi oluştu ve akıl almaz bir tempoyla dünyanın beşeri ve doğal zenginliğini yok ediyor. Aşırı zenginlerin ölçüsüz tüketimi uzunluğu sürekli artan yatlar, uçaklar, helikopterler, futbol sahasından büyük rezidenslar, malikaneler, mücevherler, saatlar, egzotik seyâhatler... 330 milyonluk yatlar, 160 bin dolarlık kürk, 3480 dolara 12 gömlek, 1559 dolara12’lik şampanya kolisi, 167.500 dolara iki tüfek, bir striptiz barında bir gecede harcanan 241.000 dolar, 5000 dolara bir takım elbise, 1.2 milyon dolara bir otomobil, bir kulübe üyelik için ödenen 50.000 dolar aidat... Yakın tarihte gazetelere yansıyan bir habere göre Türkiye’ye de ithal edilen dünyanın en pahalı spor otomobili ‘Bugatti Veyron 16-4’ 2.4 milyon avroya satılacakmış... Arabanın marifetini merak mı ediyorsunuz: 300 km hıza 16.8 saniyede ulaşıyormuş... sizce değmez mi? Âzamî hız sınırının 110 kilometre olduğu bir ülkeye 300 km’ye 16.8 saniyede ulaşan bir otomobil neden ithal edilir... Elbette söz konusu olan sadece küresel oligarşinin [zenginler enternasyonalinin] neden olduğu beşeri ve ekolojik kötüleşme değil. Ünlü Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen’in yüzyıl kadar önce isabetli bir şekilde gösterdiği gibi, küresel oligarşinin ikinci, üçüncü sınıf zenginler ve orta sınıflar tarafından taklit edilmesi, sosyal ve ekolojik yıkımın asıl nedenini oluşturuyor. Her kesim kendine yakın olan bir üsttekini taklit ettiğinde, küresel oligarşinin tüketim alışkınlığı geniş bir orta sınıf tarafından taklit edildiğinde, tahribat derinleşiyor, toplumsal ve ekolojik tablo kararıyor. Aslında sadece küresel oligarşinin anlamsız, mantıksız ve kabul edilemez tüketimi değil, dünyanın % 20’sini oluşturan ama beşeri ve doğal kaynakların % 80’ini tüketen emperyalist ülkelerin hayat standardı da yeryüzünün lânetlileri tarafından hem taklit edilebilir değil hem de zaten arzulanır bir şey de değil. ABD’de dört kişiye üç otomobil düşüyor. Aynı şey Çin’de de gerçekleşse, bu 1.1 milyar otomobil demek... Oysa bugün dünyadaki toplam otomobil sayısı 800 milyon. Eğer Çin de ABD’deki oranda otomobile sahip olursa, günde 99 milyon varil petrol gerekecek... Oysa tüm dünya’da üretilen günde 82 milyon varil...
Teşekkür ederim. Buradakilerin hiçbiri çarem olmadı. Çok araştırdım forumlarda ama bir çaresini bulamadım hala. Makinayı formatlayanlarda dahi çözülmeyebileceğine bile rastladım. Bu kadar büyük bir yapımcı firma bu soruna nasıl çözüm bulmaz? Şaşılacak şey doğrusu.
Düzenleme: Bugün bilgisayarı formatladım ve XP kurdum. Şu an güncelleştirmeleri alıyorum. Tekrar deneyeceğim. Olmazsa driverları değiştirip tekrar deneyeceğim ve buradan bildireceğim. Aynı sorunu yaşayanlara yardımcı olabilir belki.
Düzenleme: SP3'lü XP, oyunun bütün yamaları ile eski hatayı almıyorum. İnşallah böyle devam eder.
"Total War encountered an unspecified error and will now exit"
Ne zaman oyunu load yapıp ilk turn'ü geçsem Rebeller'e gelir gelmez yukarıdaki uyarı bir pop-up penceresi ile alıyorum. Ve oyundan atıyor. Ama save dosyası açmadığım sürece bir sorun yok. Bütün patchler kurulu ve oyun orijinal. Bunun çaresini bilen ve paylaşan olursa çok sevinirim.
BJK: 5 resmi maçta 4 galibiyet 1 beraberlik gs: 5 resmi maçta 1 galibiyet 1 mağlubiyet 3 beraberlik fb: 5 resmi maçta 2 galibiyet 2 mağlubiyet 1 beraberlik
Neyi tartışıyorsunuz? Kaliteli ve formda trabzon'a karşı deplasmanda beraberlik alan Beşiktaş'ı değil, Ankara'da hacettepe'ye 1-2 mağlup olan fb'yi, kendi evinde antalya'yı yenemeyen gs'yi tartışın.
Bu arada Porto'ya fb, Bellinzona'ya gs karşısında başarılar.