The Smiths, The Cure, Cocteau Twins, M83, Radiohead, Slowdive, Mogwai, The Notwist, The Police, Joe Hisaishi, The Magnetic Fields, Kate Bush, Boards Of Canada, ...
Sevdiğim Filmler:
Spirited Away, Blade Runner, Barton Fink, 2001: A Space Odyssey, Happy Together, Perfect Blue, Metropolis, Dawn Of The Dead, The Birds, Life Of Brian, Eraserhead, Crash, Rosemary's Baby, The Thing ...
gramer ile alakası yok ama bunun sadece bu derece subjektif bir topikte "vasat puanlama sistemi" gibi hiçbir mana veremediğim yoruma karşılık bir düzeltmede bulunmak istedim. genel olarak yanlış bir kullanım olduğunu da düşünüyordum zaten. insanların fikirlerini kendilerince söylemesinin vasat olması normal. kimsenin çok iddialı puanlamalar yaptığını iddia ettiğini görmedim -şahsen-. bu fikirlere eksper edası ile yaklaşmak kendini biraz fazla önemsemek olur diye düşünüyorum. ayrıca bu başlığın konusu ile alakasız yazdığım şeyler için herkesten özür diliyorum. lütfen sohbet kaldığı yerden devam etsin
"vasat bir puanlama sistemi" diyen arkadaşın vasat kelimesini etraftan duyduğu anlamı ile kullandığını düşündüm nedense. diğer durumda belirtilmeye değer bir şey olmadığı görülürdü.
ayrıca oyunları puanlamak çok zor geliyor bana. her gün bir öncekini unutup tekrar puanlasam birbirinden farklı çıkar. listelemek bu gibi durumlarda daha çok işe yarıyor bence. o nedenle halif life ın yarattığı his fırtınasına gerisinin erişemediğini düşünüyorum. bu da objektif olamayacak olmamdan kaynaklanıyordur. yoksa half life 2 ve kardeşleri kesinlikle başyapıt olmayı hakediyor. ama keşke ilkindeki gibi senaryoyu derinden işleseydi de, bizi lost dizisi izliyormuş gibi onlarca soru işareti ile bölüm bölüm uğraştırmasaydı.
kotonoha "makoto benim sevgilim"den başka cümle kurmamaya başladığında ben iyice nefret etmiştim kendisinden. sekai yi seviyordum ama onun da sonunda öyle bir dönüş gerçekleştirmesini beklemiyordum. epeyce bir dönen, insanın içini bir fena eden animelerden biridir. tabi çok güzeldir, ama neredeyse deneyseldir. makoto hakkaten yaratıktır ama, sonunda başına gelenleri haketmiştir.
1-clive barker's undying: tatmin olmak böyle bir şey olsa gerek. o kadar ihya oldum ki, 6 yıl oldu hala geçmedi. 2-half life: her şeyi yıkan oyun. tüm haritaları, tüm atmosferleri, tüm senaryoları. fps görünümü verilmiş adventure+teknoloji oyunlarının kralı.-idi 3-portal: evet, abartıyor olabilirim ama half life 2 serisinin tamamını dövebilecek kadar etkiledi bu oyun beni. kısa, öz, derin, vurucu ve maksimum derecede yaratıcı. bu yılın en iyi fps si. (shooter kısmı bile bi acayip) 4-system shock 2-bioshock: ikisini aynı yere yazdım ama ilkinin ikincisinden oynanış olarak, ikincinin de ilkinden hikaye ve elbette grafik olarak üstün olduğunu kabul ediyorum. ikisi de kendi başlarına başyapıt olsalar da, bu ikisinin dengesi tutturulduğu takdirde çok ölümcül bir şeyler çıkabilir ortaya. 5-unreal: evet o eski ilk unreal. oynarken ilk defa korkabileceğimi anladığım, manyak bir gezegendeki, deli maceramızı anlatan, beklenenden çok daha etkileyici olan oyun. finalin geçtiği mekan ve o yaratık hala rüyalarımdan çıkmaz.
half life 2 serisi, alien vs. predator 1-2, quake 2 ve hatırlayamadığım diğerleri de hemen arkasına dizilir.
dreamfall oynanış açısından batırıyor, özellikle diğer konsollarda da oynanabilmesi için acayip bir çerçeve sistemi gelmiş. ekranı araştırmanız için bir mouse imleciniz bile yok. tabi senaryo harika, ne kadar lost-vari bir hiçbir soruya cevap vermeden 100 tane ekleme durumu olsa da, inanılmaz akıyor ve insanın içini parçalayan bir sonu var. açıkçası episode olayına ben de karşıyım. 3 yıl boyunca 8 saatlik bir devam oyunu mu bekliycez şimdi? bu soruların ne kadarı cevaplanacak? üstelik bildiğim kadarı ile yapımcı şimdilik projeye ara vermiş durumda. biz de kaldık böyle. grafikleri de güzeldi ayrıca. ilk "the longest journey" ise inanılmaz hisleri bir arada yaşayacağınız bir klasik. inanılmaz orijinal karakterler var ve replikler-diyaloglar çok zekice yazılmış. bulmacalar süper, bazıları ise aşırı zor ama bu oyunun süresini uzatıyor. ayrıca hikaye yine mükemmel, heyecan verici, akıcı. april ryan gelmiş geçmiş en etkileyici macera oyunu karakterlerinden biri. ama yine de sanitarium ile kıyaslanmamalı. belki ancak yarattığı duygu fırtınası yüzünden kıyaslanabilir. ama sanitarium gibi oyuncuyu bir insanın beynindeki yanılsamalara ve abartıya maruz bırakan bir oyun ile, bilimkurgu-fantastik bir büyü-bilim hikayesi arasında çok kıyaslama yapılmaz. sanitarium çok daha derin bir oyun, the longest journey ise güzel mesajlar ve derin karakterler içerse de, iyi bir hikaye anlatımı sayesinde etkileyici oluyor.
evet orada çok acayip altmetinler var aslında haku nun adı ve herkesin ona "he" demesi dışında hiçbir erkek özelliği de yok aslında. ama sonuçta zabuza bile erkek olarak bahsediyor -ki gerçek cinsiyetini biliyordur herhalde- kadın gibi görünmesine rağmen ilk gördüğümüz andan itibaren sasuke ve kakashi "he" diyebiliyorlar ona ninja içgüdüleri ile. o açıdan ben gerçekten erkek olduğuna ama zabuza tarafından beğenilmek için zamanla iyice kadın gibi gözükmeye başladığına inanıyorum. ha elbette kesin bir şey diyemiyoruz. yine de bu hali ile içinde eşcinsellik olsa bile güzel bir aşk hikayesi olduğunu düşünüyorum bunun, açıkçası haku nun kendisini feda ettiği, ardından da zabuza nın haku ile beraber ölmek istediği kısımlar gözlerimi yaşarttı. (kar yağarken "haku yine mi ağlıyorsun" tarzı bir şeyler söylediğinde tüylerim diken diken olmuştu) aşk sonuçta evrensel bir şey, hiç o an aklıma "aa bunların ikisi de erkek" demek gelmedi ki bu arada sen de oldukça ilginç bir açıdan bakmışsın, gittikçe kafamda derin haller alıyor naruto
izlemediğim dolayısı ile listeme alamadığım diğer ghibli filmleri: -my neighbors the yamadas (bu da isao takahata filmi, demek ki fantaziden uzak gerçekçi ve vurucu bir film -pom poko (başka bir takahata filmi) -ocean waves
biraz bilgi vermek gerekirse, 1985 yılında hayao miyazaki isimli yaşayan efsane tarafından kurulmuştur. kendisinin ilk filmi castle of cagliostro malesef bu şirketten çıkmamıştır. ilk film ise yanılmıyorsam tonari no totoro (my neighbor totoro). tabi miyazaki kendi çalıp kendi oynamadı. isao takahata da grave of the fireflies ve only yesterday gibi filmlerini bu şirketten çıkardı. oğlu goro miyazaki nin malesef kötü filmi yerdeniz büyücüsü de buradan çıktı. (diyorlar ki miyazaki filmin gösteriminde 10. dakkada hiddetle çıkmış.) neyse sonra bildiğiniz o şirin, görünüşte çocuksu ama inceden inceye onlarca metafor içeren tüm o animasyonları üretti. üstelik japonyada hala sadece ghibli stüdyosuna gidenlerin izleme şansına eriştiği bir sürü kısa miyazaki filmi var. ve bunlar dvd ye dönüşüp buralara gelmiyor, hatta internete bile düşmüyor. ileride en büyük hayalimi gerçekleştirir, tokyo ya kapağı atmayı başarabilirsem bulup izlemeyi hayal ediyorum. b planım da miyazaki nin evinde hizmetçi olarak çalışmak, evet. para da istemiyorum ayrıca, yemek ve yatacak yer yeter. liste akşamımdayım hazır, şöyle dev bir stüdyo ghibli listesi yapayım:
1-spirited away 2-princess mononoke 3-my neighbor totoro 4-castle in the sky 5-howl's moving castle 6-grave of the fireflies (izlemeyin bu filmi, güzel dediğime de bakmayın. canınızı seviyorsanız...) 7-whisper of the heart (yönetmeni yoshifumi kondou, senaristi miyazaki. filmdeki hikaye kısımlarını da kendisi çizmiş. süper bi anime, ki the cat returns le bir ikileme sayılırlar) 8-nausicaa 9-only yesterday 10-kiki's delivery service 11-porco rosso 12-the cat returns 13-a wizard of earthsea